HAKLARIMIZ _ RİGHTS

24 Ocak 2017 Salı

SÜPER BULUŞÇU ÇOCUKLAR-Çocuklar İçin Permakültür Denemeleri

Güldünya'nın öğretmeni, bir gün sınıfta bir Kızılderili Şef'in mektubunu okudu.
Mektup tam 1854 yılında kaleme alınmıştı.
Ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanına yazılmıştı.
Mektubu yazan da ”Duwarmish” Kızılderililerin Reisi Seattle idi.



Güldünya bu mektubu çok sevdi.
Bir çiçeğin açarken, taç yapraklarının çıkardığı sesi merak etti. Bir kelebeğin kanatlarının sesini, kurbağaların şarkısını, yağmurla yıkanmış rüzgarın kokusunu çok merak etti.
Kızılderililerin şehirleri nasıldı ki, tüm bunlar duyulabiliyor ve görülebiliyordu?

Güldünya, yaşadığı büyük kentte de yazları, nenesine gittiği küçük şehirde de böyle şeyleri asla göremiyordu.
Gürültü, egzoz dumanı, kömür karası vardı şehirlerde.
Sokaklar, parklar, kırlık alanlar, kaldırım kenarları, hatta market önleri bile; metal , cam ve kartondan olan içecek kutuları, pet şişeler, şişe kapakları ile doluydu.
Sigara paketleri, kuruyemiş paketleri, cips paketleri dağılmış duruyordu her yerde.
Biskuvi ve gofret paketleri, ciklet paketleri, plastik bardaklar, plastik tabaklar, plastik kaşık ve çatallar, dondurma kutuları, dondurma çubukları, sigara izmaritleri ve bol bol naylon poşet doluydu her yer.
Her yer, uğruna kaç tane ağacın kesildiği kağıtlarla doluydu.
Okulların önü bile bazen çok çok kirli oluyordu.

Güldünya her gece yatağında, Seattle'ın mektubunda öğrendiği bir dünyada yaşamayı hayal ediyordu.
Kuş seslerini, göllerin aynasındaki dünyayı, sabah buğusunu herşeyi herşeyi istiyordu.
Acaba hem sineması olan hem de ağaçları olan bir mahalle olamaz mıydı?
Hem bilgisayarı olan hem gölleri olan şehirler olamaz mıydı?
Hem oyuncak mağazaları, giyim mağazaları hem de derelerin neşeli şarkıları duyulan yerler kurulamaz mıydı?
Bu hayali mutlaka mahalleden arkadaşı olan Alican ile paylaşması lazımdı. Belki onun öğretmeni de Seattle'nın mektubu onlara okumuştu.

Güldünya Alican'ı bulup anlattı.
Alican da çok heyecanlandı.
Ve iki çocuk olarak kendi şehirlerini temiz tutmayla başlamayı düşündüler.
Çöple ilgilenmeyi istediler.
Güldünya'nın öğretmeni bu fikri çok beğendi.
Onlara rehberlik etti.

Diğer çocuklar gibi eldiven, çöp poşeti ve maske alarak çevre temizliği yapabilirlerdi. İstemediler.
Çevreyi kirletmemek çok önemliydi.
Ama daha önemlisi, çöp çıkarmamak gerekliydi.

Çocuklar olarak; atmadan bir kez düşünmek ve düşündürmek istediler.
Bir malzemeyi çöpe atmadan bir kaç kez kullanmaya geri dönüşüm, geri kazanım deniyor.
Alican'la Güldünya da geri kazanım çalışması yapmak ve yaptırmak istediler.

Bu atıktan bir oyuncak yapabilir miyim?
Bu atıktan annemin işine yarayacak bir cihaz yapabilir miyim?
Bu atıktan arkadaşlarımın kullanabileceği bir nesne yapabilir miyim?
Bu atıktan insanların işine yarayacak bir eşya yapabilir miyim?
Alican eski kutulardan bir kuş evi yaptı ve bekçisinden izin alarak mahalledeki parktaki bir ağaca astı.
Eğer siz de bir evsel atıktan bir buluş yaparsanız bize ister anlatın ister fotoğrafını yollayın
Güldünya ve Alican o yazıyı o fotoğrafı sizin adınızla buraya ekleyecekler.

ÇOCUK SARAYI APARTMANI






Umut sekiz yaşında bir çocuktu.
Annesiyle birlikte Ankara’da, Anıttepe Mahallesinde oturuyordu. Babası İstanbul’daydı. Ankara’da çalıştığı fabrika kapanmış, o da İstanbul’da iş bulabilmişti. Ayda bir kez ailesinin yanına geliyordu. Hem onları görüyor hem de para getiriyordu. Ama son üç aydır gelemiyordu. Para da getiremiyordu. Çünkü İstanbul’da çalıştığı fabrikada ekonomik kriz vardı. Maaşlarını iki üç ayda bir alıyorlardı.

Umut babasını çok özlüyordu. Annesi sabırlı olmasını, babasının yakında gelebileceğini söylüyordu.

Umut sabahları okula gidiyor, dönünce de yemeğini yer yemez annesiyle Kızılay’a yürüyordu. Annesinin yaptığı çörekleri, üç ayrı pastaneye götürüyorlardı. Satılanların parasını alıp dönüş yolunda da alış veriş yapıyorlardı. Annesi her para aldığında, okul harçlığının dışında Umut’a bir milyon veriyor ve istediğini almasına izin veriyordu. Umut’a da bu bir milyon lira ile istediği bir şeyi alıyordu.. Bazen çikolata istiyordu Umut’un canı, bazen oyuncak, bazen kitap.

Pastaneler, annesinin çöreklerini çok beğeniyorlardı. Daha çok getirsin istiyorlardı. Ama annesi; bu kadar yapabildiğini söylüyordu. Umut da, annesi daha çok çörek yapsın istiyordu. Ona daha çok harçlık versin, istediği her şeyi alabilsin, babası İstanbul’da çalışmak zorunda kalmasın. Bunun için annesine çörek yaparken yardım etmek istiyordu. Annesi yardım etmesine izin vermiyordu. Çünkü Umut çocuktu . Çocuklar sadece oyun oynar, masal kitapları okur ve derslerine çalışırlardı.

Umut Kızılay’ı da çok seviyordu. Binalar, arabalar, insanlar, oyuncakçılar, dondurmacılar, sinemalar. Her şey, her şey çok renkli ve hareketliydi. Kızılay'da annesinin yanında yürürken, caddeleri, sokakları, tabelaları televizyon izler gibi zevkle izliyordu. Sirenler, kornalar bile onun için değişik seslerdi. Annesi ona, Kızılay’ı ve bu semte adını veren Kızılay binasını anlatmıştı. Okulda öğretmeni de anlatmıştı. Kızılay, insanlara yardım eden bir kuruluşmuş. Ve çok güzel bir binası bulunurmuş.

Umut, Kızılay’da annesinin yanında yürürken, gelip geçen tüm insanlara kendisinin de bir şeyler yapabileceğini hayal ediyordu. Çocuklara pasta polisi, çikolata çeşmeleri, dondurma ambulansı, çok katlı futbol sahaları, balon makineleri, havuzlar, ısınma evleri, bisikletler, yaşlılar için gezen hastaneler, Her köşeye salıncaklar. Kuşlar ve kediler için her sokağa tahtadan renkli renkli yuvalar. Yürüyen kaldırımlar. Bir yandan bunları hayal ediyor bir yandan annesine anlatıyordu. Annesi onu bazen “Düşcü Umut”, bazen de “Buluşcu Umut” diyerek seviyordu. Ama yolda çok hayal kurmamasını söylüyordu. Çünkü tam dört kez, Umut hayallere kapılmış yürürken, kalabalıkta annesinden uzaklaşmıştı. Annesi hemen anlamıştı ve fazla uzaklaşmasına, kalabalıkta kaybolmasına fırsat vermeden dönüp almıştı.

Bir cumartesi günü babası habersizce çıkıp geldi. Umut da, annesi de çok sevindiler. Babası da onlarla olmaktan mutluydu ama bir gün kalabilecekti. Çünkü Pazartesi iş başı yapması gerekiyordu. Fabrika krizden çıkamamıştı daha. Birlikte oldukları zamanı zevkle geçirmeye çaba gösterdiler. Annesi yemekler ve tatlılar yaptı. Babasıyla bahçede maç yaptılar. Hep birlikte yatakta boğuştular, televizyonda komedi filmi izlediler. Ve sabah babası gitti. Umut’la annesi de günlük yaşamlarına döndüler.

O öğleden sonra Umut ve annesi çörekleri pastanelere dağıtmak için Kızılay’a indiler. Umut Kızılay’a hayalinden bir de “Baba telefonları” yerleştirdi. Babası uzakta olan çocukların babalarıyla uzun uzun konuşabilecekleri, ücretsiz telefonlar. Önce Güvenpark’ın içine bir tane yerleştirdi. Olmadı bir tane de postanenin önüne koydu. O da yetmeyince her sokağın başına birer tane koydu. Umut telefonları tasarlarken bir de baktı annesi yanında yok. Annem beni nasıl olsa bulur diye düşünerek telefonları hangi renkte seçmesi gerektiğine daldı. Pembe mi? Kırmızı mı? Sarı mı olmalıydı? Annesi gelememişti daha. Bir köşeye çekilip durdu. Annesi şimdiye kadar fark etmiş, dönüp onu almış olmalıydı. Kalabalıktan uzaklaşıp çevresine baktı, annesini bir türlü göremedi. Evin yolunu biliyordu. Yürüse gidip evi bulabilirdi ama annesi Kızılay’da birbirlerini kaybettiklerinde, olduğu yerde kalıp beklemesini tembihlemişti. Umut, düşlere dalıp annesini gözden kaybettiğinde olduğu yerde bekliyor , beş dakika geçmeden annesi gelip alıyordu. Bu kez de bekliyordu ama annesi bir türlü gelmiyordu. İçinden,“Anneciğin neredesin?“ diye soruyordu

Kalabalık dağıldı. Hava karardı. Dükkanlar kapandı. Umut beklemekten usandı. Üşüdü, acıktı. Polis amcalar da görünmüyordu. Onlara güvenebileceğini biliyordu. Umut korkmaya başladı. Neredeydi annesi? Umut’u neden bulamıyordu. Ağlamayacaktı. Annesinin dediği gibi o cesur bir çocuktu. -“Ne oldu çocuğum. Burada ne yapıyorsun” Fötr şapkalı, uzun, bol pardösüsünün yakasını kaldırmış bir amcaydı bunu soran Umut, adamın gözlerine baktı. Adam babasından hatta babasının ağabeyi olan Refik Amcasından bile büyüktü ama bakışları öğretmeni gibiydi. Ona anlatabilirdi. O da, anlattı. Adam başını okşayarak üzülmemesini annesini buluncaya kadar konukları olmasını söyledi. Adamın elleri sıcaktı. Başını; babası, annesi, öğretmeni gibi okşamıştı. Eğer başka türlü dokunsaydı hemen oradan koşarak uzaklaşırdı. Anaokulundaki uzman abla onlara öğretmişti. “Herhangi biri, size istemediğiniz, hoşunuza gitmeyen bir biçimde dokunursa oradan hemen uzaklaşın” demişti. Tam o sırada polis arabası gelince Umut’un içi iyice rahatladı. Gelenlerin arasındaki polis teyze, “Ne oldu Fuat Bey?“ diye sordu. Adam anlattı. Polis teyze,-“Biz de Umut adlı bir çocuğu arıyorduk” dedi. Umut heyecanla, -Ben Umut’um, annem neden gelmedi? -Umut, annen seni bulmamız için bize geldi. Çok yorulmuştu karakolda dinleniyor. Sen şimdi Fuat Amca ile git, yarın sabah gelip seni oradan alacak. -Annem beni merak eder, ben de sizinle gelsem.-Olmaz Umut'cuğum . Çocuklar karakolda beklemez.Fuat Amca söze girdi,-Sana söz veriyorum anneni en geç yarın göreceksin” dedi. Polis arabasına binip yola çıktılar.. Umut’un hiç görmediği bir semtte büyük bir binanın önüne gelip durdular.

Bina bir tane gibi görünüyordu ama birbirine bağlı üç tane bina vardı. Polis teyze ve diğer polisler onlara “Hoşcakalın” deyip gittiler. Işıl ışıl bir yerdi geldikleri. Umut binayı babaannesinin salonundaki büyük avizeye benzetti. İki kanatlı kapısının üzerinde, “ÇOCUK SARAYI APARTMANI” yazıyordu. Umut, Fuat Amcanın elinden tutup bu aydınlık binaya uzun uzun baktı. -Fuat Amca burası gerçekten çocukların sarayı mı?-Evet çocuğum. Çocuklar anne babadan ayrı kalınca üzülmesinler, mutlu olsunlar diye yaptık burayı. Binaya girdiklerinde bir abla karşıladı onları. Fuat Amca, onları tanıştırdı. Umut’a, Sabiha Abla ile gitmesini, onunla ilgileneceğini söyledi. Umut hemen yatmak istiyordu. Bir an önce sabah olsun da, annesine kavuşsun, evine dönebilsin diye. Sabiha Abla, banyo yapmasını önerdi. Umut itiraz etti. Bu sabah banyo yapmıştı. Sabiha Abla, “Ama sen bizim banyomuzu görmedin havuzlu banyo” dedi. Umut merak etmişti. Giderken depoya uğrayıp, havlu, mayo ve temiz çamaşırlar aldılar. Umut havuzu görünce gözlerine inanamadı. O güne kadar hep açık havuzlar görmüştü. Bu kapalı bir havuzdu, her yanı mermerdendi. Yüzme öğretmeni eşliğinde kızlı oğlanlı bir sürü çocuk neşeyle yüzüyorlardı. Önce banyo yaptı sonra havuza geçip yüzme öğretmeniyle ve çocuklarla tanıştı. Umut saydı, tam on yedi çocuktular. Çoğu da yaşıtıydı. Altısı kız on bir tanesi oğlan. Hepsi ona “Hoş geldin” dedi. Gizem kendisiyle yüzebileceğini söyledi. Umut Gizem’le yüzdü, Barış, İdil ve Oğuzhan ile yarış yaptı. Hep birlikte su topu oynadılar. Kahkahaları, çığlıkları mermerde yankılanıyordu. Yüzme öğretmeninin düdüğüyle birlikte tüm çocuklar “Acıktık. Acıktık” diye tempo tutarak havuzdan çıkıp soyunma odalarına koştular. Umut da çok acıkmıştı. Acaba ona da yemek var mıydı? Onları almaya gelen Sabiha Abla bu soruyu gülümseyerek karşıladı. Çocuk Sarayı Apartmanı’nda her çocuk için bol bol yemek bulunurdu. Aşçıbaşı onu özel olarak karşıladı ve yiyeceklerle dolu bir masaya götürdü. Geçen yıl babasının götürdüğü otelin lokantasına benziyordu. Ne çok yemek vardı öyle. İstediğinden alabileceğini söyledi. Diğer çocuklar da yeni olduğu için sıralarını ona verdiler. Umut annesinin uyarılarını hatırlayıp en sevdiklerinden azıcık azıcık aldı . Toplu yemeklerde başkalarını da düşünmeliydi. Tabağı dolmuştu bile. Masalara oturup, güle oynaya yediler.

Umut’un uykusu gelmişti. Yatak odası nerede acaba diye düşündü. Bir yatak bulsa hemen yatacaktı. Sabiha Ablaya bakındı göremedi. Çocuklar yemeklerini iştahla yerken sinemadan, filmden, kitaplıktan, tiyatrodan konuşuyorlardı. Yemek bitimi Sabiha Abla geldi. Hepsi aşçıbaşına, bu güzel yemekler için teşekkür edip tabaklarını çatal ve kaşıkları ile bardaklarını mutfağa taşıdılar. Umut da onlar gibi yaptı. Sabiha Abla, Umut’a hemen yatmak isteyip istemediğini sordu. Hemen yatmak istemezse sinemaya geçip film izleyebileceğini belirtti. Çocukların bir kısmı sinemaya bir kısmı bugün başlayacak olan bir oyunun gösterimine gidiyorlardı. Barış sinemaya gelmesini, Gizem tiyatroya gelmesini istiyordu. Uzağa gitmeyeceklerdi. İkisi de yan binadaydılar. Umut sinemaya gitmeyi seçti. Uzay filmlerine bayılırdı çünkü. Sinemada çok çocuk vardı. Okulundakilerden bile çok çocuk vardı. Umut hepsinin Çocuk Sarayı Apartmanı’nda kalıp kalmadığını merak etti. Barış da film başlayıncaya kadar anlattı. O kadar çocuğu, Çocuk Sarayı Apartmanı bile almazmış. Burası onlarınmış ama bütün çocukların gelebileceği bir çocuk sinemasıymış. Yalnızca çocuk filmleri oynarmış. Tiyatro da öyleymiş. Umut biraz uykulu izledi ama müthiş bir filmdi.

Filmin bitiminde tekrar aynı geçitten ana binaya döndüler. Umut nerede yatacağını merak ediyordu ama uykusu o kadar çok gelmişti ki durduğu yerde bile uyuyabilirdi. Sabiha Abla, onu yatak odalarının olduğu kata çıkarmak için bekliyordu. Diğer çocuklar merdivenlere doğru koştular. Sabiha Abla onu, her yanı camlı, aynalı asansöre bindirdi. Lunapark oyuncakları gibiydi. Asansör, bir sihirbaz gösterisindeymiş gibi yükseliyordu. Umut aşağıya baktı. Çok hoşuna gitti. Gizemle Oğuzhan aşağıda el sallıyorlardı. Umut da onlara el salladı. Umut yatak odasını görünce çok beğendi. Kendi odasından bile güzeldi.. Yumuşak oyuncaklar, oyuncak desenli yatak örtüleri, balıklı gece lambaları, iki yataklı bir odaydı. Diğer yatak boştu. Sabiha Abla- Gece tek başına uyumaktan korkar mısın-Hayır korkmam Sabiha Abla yatağı açmaya başladı. Umut bunu fırsat bildi. Yatağın üzerine kendisi için konulmuş pijamaları hemencecik giyindi. Pijamalar temiz , ütülü ve yumuşacıktı. Mis kokulu yatağa girdi. Sabiha Abla eğilip başını okşadı, yanağına sıcak bir öpücük kondurdu. Umut’un gözleri yaşardı. Annesi de her gece onu böyle öperek iyi geceler, derdi. Annesini çok özlemişti. Babasını da. Sabiha Abla,-Sana masal okumamı ister misin? diye sordu, Umut gözlerine dolan yaşları göstermeden-İstemem Sabiha Abla teşekkür ederim dedi.Sabiha Abla, bir düğmeye bastı. Yumuşak bir ses masal anlatmaya başladı.-Sen uyuyunca bu ses bitecek dedi ve odadan çıktı.Umut uyudu. Rüyasında annesiyle babasını gördü.

Sabah olunca Umut horoz sesiyle uyandığını sandı. Saate baktı yedi buçuk olmuştu. Annesi gelmiş miydi acaba? Okuluna bugün gidebilecek miydi? Pelin onu merak ederdi. Öğretmeni de. Hem bugün beden dersinde maç yapacaklardı. Gidemezse ondan da kalacaktı. Yine gözleri ıslanmıştı. Tam o sırada Sabiha Abla elinde bir önlükle çıkageldi.-Günaydın Umut okuluna gitmek ister misin?-Ya Annem-Annen okul dönüşü gelip seni alacak. -Neden şimdi almıyor.-Sana güzel bir sürprizi varmış ama ancak öğlene yetişirmiş. -Sabiha Abla annem gelecek değil mi?-Gelecek tatlım, gelecek ve sana güzel bir hediye getirecek. Hadi giyin de gel Umut yataktan fırlayarak kalktı. Perdeleri açtı hemen yüzünü yıkayıp pijamalarını değiştirmeliydi . Pijamalarını çıkaramıyordu, çünkü gözlerini pencereden alamıyordu. Kocaman bir bahçe uzanıyordu önünde. Sanki çimden kocaman bir halı serilmiş üzerine de güller, renk renk çiçekler öbeklenmişti. Kocaman bir havuz mavi ışıklarla selamlıyordu güneşi. Bahçenin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş kaydıraklar, tahtaravalli ler, salıncaklar, tırmanma ipleri ve hiç görmediği bir dolu bahçe oyuncağı . Bahçenin diğer bir köşesinde inekler, koyunlar, tavuklar, tavşanlar, kazlar, ördekler, kediler köpekler dolanıyordu. Duyduğu horoz ötüşü doğruydu o zaman. Umut sabırsızlıkla kahvaltı edip önlüğünü giyip, Çocuk Sarayı Apartmanına gelen servise bindi ve okuluna gitti. Kendi servisi değildi ama okuldan arkadaşları vardı Okulu, öğretmeni, arkadaşları hepsi hepsi yerli yerindeydi. Onları görünce çok mutlu oldu. Olanları anlatınca arkadaşları inanamadılar. Sonra sınıf arkadaşlarından biri anlattı. Bebekliğinde tam üç ay kalmış. O hatırlamıyormuş. Ona da annesiyle babası anlatmış. Ama onun kaldığı Çocuk Sarayı Apartmanı başka bir şehirdeymiş.

Umut derslerine girdi. Beden eğitimi dersinde maç yaptılar. Çok eğlendiler. Yine aynı servisle Çocuk Sarayı Apartmanına geri döndü. Sabiha Abla kapıda onu bekliyordu-Çabuk ol Umut . Üstünü değiştirip yemeğini ye. Annen yarım saate gelecekmiş. Umut odasına çıktı. Kendi giysileri yıkanmış, ütülenmiş yatağının üzerinde onu bekliyordu. Hemen elini yüzünü yıkadı. Elbiselerini giyindi, yemek odasına indi. Gizemler de okuldan gelmişler yemek yiyorlardı. Artık Umut da neşeliydi. Sabiha Abla gelip “ Yemekten sonra Fuat Amcanın odasına gel. Annen oradan alacak seni.” dedi. Umut yemeğini çabuk çabuk yedi. Arkadaşlarıyla, aşçı amcayla vedalaştı. Tabağını mutfağa koyup koşarak çıktı.

Fuat Amcanın kapısını tıklatıp odasına girdi. Fuat Amca ,-Gel bakalım Umut dedi. Gel otur. Annen şimdi gelir. -Neredeymiş annem? Neden beni bulamamış?-Biliyorsun ya, annen seni çok aramış. Bulamayacağını anlayınca karakola gitmiş.-Ya onlar da bulamasaydı-Biz onu bulurduk-Bulunmayan çocuklara ne oluyor.-Merak etme her çocuk için bir anne baba vardır. Yeter ki biz aramayı bilelim. Onlar konuşurken Annesi odaya girdi. Umut annesine koştu. Annesinin ayak bileğini sarılı görünce korktu. Durdu.-Korkma korkma Bu ses. Çok sevdiği, çok özlediği bir sese benziyordu. Annesinin arkasında babasını görünce inanamadı. “Yaşasın. Yaşasın” diye, anne ve babasının kucağına atladı.

Daha sonra oturdular ve annesi Umut’a olanları anlattı. Annesi dönüp Umut’u göremeyince geçtikleri yerlere bir daha, bir daha bakmış. Ama Umut yokmuş. Mağazalara, sokak satıcılarına sormuş. Onlar da görmediklerini söyleyince karakola koşmuş. Koşarken ayağı burkulmuş. O, yine de karakola gitmiş. Onlar Umut’u ararken annesinin ayağı balon gibi şişmiş. Polisler annesini hastaneye götürmüşler. Bu arada babasını aramışlar. Hastanedeki doktorlar annesini bütün gece gözetim altında tutmuşlar. Ayağa kalkmasına izin vermemişler. Çünkü ayağı daha çok şişermiş. Doktorlar,Umut’un Çocuk Sarayı Apartmanında olduğunu öğrenmişler. Telefon ederek annesiyle Fuat Amcayı görüştürmüşler. O sırada Umut uyuduğu için annesiyle görüşememiş. Babası da bu sabah gelmiş. İkisi buluşup, Umut’u almaya gelmişler.

Ayrılırken, Annesi, babası, Umut, Fuat Amcaya ve Sabiha Ablaya teşekkür ettiler. Fuat Amca ile Sabiha Abla da Umut’u öptüler. Umut heyecanla,-Ama ben müzeyi görmedim daha .diye bağırdı. Fuat Amca gülerek , istediği zaman gelebileceğini söyledi. Umut; Çocuk sarayı Apartmanına sık sık gitti. Barış’ı, Gizem’i, İdil’i, Oğuzhan’ı görmeye gitti. Bir dolu başka arkadaş da buldu. 23 Nisan Balosuna katıldı. Yaz geldiğinde gül bahçesindeki havuza girdi. Müzesini gezdi. Kitaplığında ve bilgisayar merkezinde ders çalıştı. Sinemasına film, tiyatrosunda oyun izledi. Umut’un babası bir yıl sonra Ankara’da iş bulup temelli döndü. Annesi çörek yapıp pastanelere vermeyi sürdürdü. Pastaların parasına ihtiyaçları vardı. Çünkü aynı evde yaşamasalar da, Barış, Gizem, Oğuzhan ve İdil , Umut’un kardeşleri olmuşlardı.

YEDİ RENK YEDİ DİLEK- Masal

Bir varmış bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, dünyanın en güzel yerlerinden birinde, Lori adlı bir çocuk yaşarmış.
Lori çok akıllı, çok iyi bir çocukmuş. Hem de çok cesurmuş. Ama bazı olaylar karşısında ne yapacağını bilemezmiş. Kafası karışırmış. Olmayacak şeyler istermiş.
Onun bu istekleri, çoğunlukla gerçek olurmuş.
Çünkü, onun dileklerini gerçekleştiren perileri varmış.
İyilik perileriymiş bunlar. Lori'nin içten, yürekten dilediklerini yerine getirirlermiş. Aslında bütün insanlar için böyleymiş. Her insanın yedi dilek hakkı varmış.
Lori'nin ailesinin bahçeli bir evi varmış. Lori bahçede koşar oynarmış.
Bahçede çok güzel çiçekler varmış.
Bir gün yan tarafdaki eve bir aile taşınmış.
Onlar da, bahçelerine bakmaya çalışmış, çiçekler ekmeye başlamışlar.
Onlarınki farklı çiçeklermiş. Lori'lerin bahçesindekiler gülmüş, onların da karanfilmiş.
Bu karanfiller hem çok güzelmiş hem de nefis kokuluymuş. Bahçenin önünden geçenlerin bu güzel kokudan başı dönermiş. Öve öve bitiremezlermiş.
Lori bunu çok kıskanmış.
Kimsenin çiçekleri olmasın demiş.
Dünyadaki bütün çiçekler solmuş. Karanfiller, nergizler, papatyalar, kasımpatları, çiğdemler, şebboylar, orkideler, laleler, menekşeler, nilüferler, sümbüller, gelincikler tüm güzelliklerini, mis kokularını alıp gitmişler.
Dünya renksiz, neşesiz bir yere dönmüş.
Lori uzun bir zaman sonra, yaptığını anlayınca üzülmüş ve tüm çiçeklerin dünyaya gelmesi için dilekte bulunmuş. Neyse ki bu dileği kabul olmuş. Yoksa dünya, çiçekler olmadan nasıl güzel bir dünya olabilirmiş ki?
Lori, yan bahçedeki karanfillerin ne kadar güzel koktuğunu fark etmiş. Bahçeye bu çiçekleri ekenlere içinden teşekkür etmiş. Bu güzel çiçekleri ekip, kendi bahçelerini de bu kadar güzel kokuttukları için çok teşekkür etmiş.
Lorinin çok güzel bir kedisi varmış.
Lori kedisini çok severmiş. Okuldan gelince birlikte oynarlarmış. Kedinin adı Nazlı'ymış. Cins bir kediymiş. Mahalleden bir çocuğun köpeği, Nazlı'yı her sokağa çıktığında kovalıyormuş. Nazlı, bir ağacın en tepesine tırmanarak kendini zor kurtarıyormuş. Uzun süre ağaçtan inemiyormuş. Ve gün akşam oluncaya kadar Nazlı eve dönemiyormuş.
Lori Bu işe çok kızıyormuş.
Kendisi de o köpekten korkuyormuş biraz zaten.
Tatile gittikleri kıyı kasabasındaki ineklerden, eşeklerden de korkarmış Lori. Ona zarar vereceklerini sanırmış.
Televizyonda gördüğü, yılanlardan, aslanlardan, kaplanlardan da hoşlanmazmış. Her an bir yerden çıkıp, saldıracaklar diye korkarmış. Onların artık çok az kaldıklarını bilmezmiş. Çok uzakta olduklarını bilmezmiş.
Bir gün kedisiyle bahçede oynarken bir havlama sesi duyulmuş. Nazlı yine kaçmış. Lori çok kızmış. Kedilerden başka tüm hayvanların yok olmasını istemiş.
Önce bahçedeki kuşlar gitmiş. Sabahları neşeyle cıvıldaşan kuşların gitmesi Lori'yi çok üzmüş ama bu sadece bir başlangıçmış.
Sonra süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi yiyecekler eksilmiş.
Çünkü ineklerle birlikte, keçiler, koyunlar, kuzular, tavuk ve horozlar da kaybolmuş.
Yılanların zehrinden yapılan ilaçlar yok olmuş.
Kurbağaların vıraklaması kesilmiş.
Solucanlar olmadığı için toprak havalanmamış.
Arılar olmadığı için meyveler, sebzeler üreyememiş.
Kelebekler yok olmuş.
Lori ne yaptığını anlamış. Dileğini hemen geri almış.
Dünyanın bir cennet olduğunu o zaman anlamış. Artık o köpekten korkmamaya başlamış. Yanyana geldiklerinde başını okşamaya başlamış. Onunla da arkadaş olmuş. Kedilerle köpeklerin hırlaşmasının bir oyun olduğunu öğrenmiş.
Aradan günler geçmiş.
Lori bir gün karanlıktan çok korkmuş.
Gece olmasın demiş.
Periler bu isteğini hemen yerine getirmişler.
O günden sonra gece olmamış, güneş batmamış.
Günle gece birbirine karışmış. Kimse uyuyamamış. Dinlenememiş. Dinlenemediğinden çalışamamış, üretememiş. Yıldızlar kaybolmuş. Ay dedeyi göremez olmuş. Güneş yorulmuş.
Lori, yine yanlış yaptığını anlamış. Perilerini çağırmış. Onlardan yardım istemiş. Durumu düzeltmiş. Lori, annesinden de yardım istemiş ve odasına gece lambası takılmış. Böylelikle karanlıktan korkmamayı öğrenmiş.
Lori uzun bir süre hiç bir şeyden rahatsız olmadan yaşamış.
Ama bir gün babası başka bir çocuğun başını okşayınca çok üzülmüş. Babası o çocuğu kendinden daha çok seviyor diye düşünmüş. Çünkü çocuk, onların okuldaymış ve okulun birincisiymiş. Lori'nin de dersleri iyiymiş ama birinci de değilmiş yani. Sınıf arkadaşları da, o çocuğu Lori'den çok seviyorlarmış. Lori hepsine birden çok kızmış. İstemiş ki dünyadaki tek çocuk olsun. Büyükler bir tek onu sevsin. En başarılı o olsun. Bütün çocukların yok olmasını dilemiş. Periler; iyi düşünüp doğru karar vermesini istemişler. Çok dikkatli olmalıymış. Ama Lori kararını vermişmiş. Periler ona acıyarak bakıp "Peki" demişler.
Bütün çocuklar şen kahkahaları ile yok olmuşlar. Dünyayı bir ıssızlık kaplamış. Bütün yetişkin insanlarda bir umutsuzluk, keder oluşmuş. İnsanlık geleceğe yönelik beklentisini yitirmiş. Umut kaybolmuş. Kimse işe gitmek istememiş, çalışmak istememiş, gülmek istememiş. Kimse ağaç dikmek istememiş, hayvanları beslemek istememiş. Okullar kapanmış. Sanki hayat durmuş. Kimse Lori ile ilgilenmemiş.
Lori bu sefer yaptığından çok korkmuş. Hemen değiştirmek istemiş. Hemen, hemen. Çok acelesi varmış. O arkadaşlarını istiyormuş. Onlarla sokaklarda, okulda bahçede oynamak istiyormuş. Bu nedenle hemen dileğini söylemiş.
Ama.
Ama her insanın yedi dilek hakkı varmış.
Ve Lori bu dilek hakkının hepsini kullanmış.
Lori ne yapacağını şaşırmış. Çaresizce ağlamaya başlamış.
Perileri ona yardım edemiyormuş.
Onların elinden gelen bir şey yokmuş.
Lori çok pişmanmış. Çok üzgünmüş.
Günlerce dilekte bulunmuş.
Neyse ki periler perisi, onun bu pişmanlığını görmüş. Yanına gelmiş. "Bir daha hiç bir canlıyı yok etmek için dilekte bulunmamak " için söz verdiği için ona bir şans daha vermiş.
Lori de, şimdiye kadar dilekte bulunduğu şeylerin çok akıllıca olmadığını anladığı için periler perisine hak vermiş.
Artık bütün çocuklar onun kardeşiymiş.
Tüm arkadaşlarıyla mutlu mesut bir çocukluk geçirmiş.
Ne zaman yağmur yağıp gökkuşağı ortaya çıksa, oradaki renklerin bir tanesinin bile ne kadar değerli olduğunu anlıyormuş.
Renklerden bir tanesinin yok olmasının bile, dünyayı ne kadar çirkinleştireceğini biliyormuş.
Her insana verilen yedi dilek hakkının, gökkuşağının yedi rengi kadar güzel kullanılması gerektiğini kavrıyormuş.

ÇOCUKLAR İÇİN PERMAKÜLTÜR 2 /SÜPER ZENGİN ÇOCUKLAR

Bir kavundan kaç kavun yetişir?
096Bir kapruzdan kaç karpuz?
Hiç düşündünüz mü çocuklar? Yaz mevsiminde yediğimiz kavunlardan birinin çekirdeklerini toprağa eksek kaç kavun yetişir?
Ya da yediğimiz kayısıların, eriklerin çekirdeğini eksek.
Kayısı ve erik ağaçlarımız yetişse.
Bu ağaçlar kaç yıl yaşar?
Kaç mevsim meyve verir?
Kaç çocuğu mutlu eder? Besler?
Peki ceviz, badem ya da fındıklardan birini ayırıp kabuğunu kırmadan toprağa eksek?
Büyüse meyvesini verse?
Bir ömür boyunca meyvesini insanlara sunsa?
Ne kadar ceviz elde ederiz?
Bu kaç cevizdir?
Bir düşünelim. Şeftali çekirdeklerinden şeftali ağaçlarımız olabilir.
Yıllarca tatlı sulu şeftalileriyle bir çok insana mutluluk ve sağlık verebilir.
Kaç şeftali ağacımız olur?
Kaç yıl meyve verir?
Bu kaç tane şeftali eder.
Ben bu yaz yediğimiz meyvelerin çekirdeğini topladım.
Yediğimiz kavun ve karpuzun çekirdeklerini topladım.
Çekirdeği o meyvenin tohumudur aynı zamanda.
Hayalimde o çekirdeklerden bahçeler, bostanlar kurdum.
Bütün okullara bütün sınıflara bütün çocuklara dağıttım.
Anneleri babaları unutmadım.
Dedelerle nenelere de dağıttım.
Yine de tükenmedi meyvelerim.
Bu yıl siz de meyvelerin çekirdeklerini toplayın isterseniz.
Bir tanesini bile eksek, yetiştirsek ülkemiz zengin olur.
Yeter ki tohumları sağlam olsun. Tohumları o bölgeden olsun. 

SÜPER CESUR ÇOCUKLAR

Sevgili çocuklar,
Bu yazıyı; Jeoloji mühendisi İsmet Cengiz Abi'nizin teknik katkılarıyla hazırladım.
Anadolu'yu hepimiz biliyoruz.
Üç yanı denizlerle çevrili.
"Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan"* bir güzel memleket.
Suyu güzel, havası güzel, dağı, taşı güzel bir coğrafya.
Gölleri ve Akarsuları bol.
Toprağı verimli, bitki örtüsü çok zengin.
Bu güzellikleri; jeolojik, topografik ve coğrafik yapısına borçlu.
Bu yapıyı şekillendiren ise, tektonik denen yer hareketleri.
Yer hareketleri sonucu kırılan yer kabuğu, yani faylar.
Depremi fayların kırılması oluşturuyor.
Ama verimli ovaları, akarsuları, madenleri de o kırıklar ortaya çıkarıyor.
Yer altı suları, yer üstüne çıkyor.
Akarsulara, küçük derelere dönüşüyor.
Bu derelerde balıklar oynaşıyor.
Toprakta türlü türlü çiçekler, sebzeler, meyveler coşuyor.
Deprem, bir doğa olayı.
Zarar görmemek için, kentleri doğru yerlere kurmak gerekiyor.
Kentleri kurmadan planlamak gerekiyor.
İnsanlar sağlıklı ve mutlu yaşasınlar diye, planlamak gerekiyor.
Sağlam binalar yapmak gerekiyor.
Sağlam olmayan binalar varsa, onları sağlamlaştırmak gerekiyor.
Bu işleri büyükler yapıyor.
Biz çocuklara gelince;
Bir fay hattı kırıldı diyelim;
Büyük, kocaman bir sarsıntı oluyor.
Biz bir şey yapmıyoruz.
Anne babamız, öğretmenimiz, görevliler yani büyüklerin söylediklerine uyuyoruz.
Ama çevremizde kimse yoksa sakin olmaya çalışıyoruz.
Bilgilerimizi anımsıyoruz.
Bazen yanımızdaki büyükler de depremde ne yapılacağını bilmiyor olabilirler.
Onlara ne yapacaklarını biz söylüyoruz.
Deprem anında;
ayakta durmuyoruz.
çömelmiyoruz,
hiç bir eşyanın altına girmiyoruz.
Ne yapıyoruz?
Okulda dersteysek sıramızın,
sokaktaysak bir arabanın,
evdeysek sağlam bir eşyanın
yanında,
hemen yan yatıyoruz.
kollarımızı başımıza sarıyoruz.
Dizlerimizi de karnımıza çektik mi tamam.
Yan yatıp dizleri karnımıza çekerek yatmaya, CENİN POZİSYONU deniyor.
Cenin; anne karnında büyüyen minik bebek demek.
Bütün insanlar; annelerinin karnında yan yatıp, dizlerini karnına çekerek yatar.
Bu nedenle böyle kıvrılıp yatmaya cenin pozisyonu denir.
Biz buna, kollarımızı kafamıza sarmayı ekliyoruz.
İsterseniz buna da"TEKTONİK CENİN POZİSYONU" diyebiliriz.
Bina içindeysek; merdivenlerden, cam kenarınlarındandan, kapı altlarından uzak duruyoruz.
Buzdolabı, çamaşır makinası, bulaşık makinası gibi sağlam eşyaların yanına kıvrılıyoruz..
Bu eşyaların etrafında bizi koruyan bir YAŞAM ÜÇGENİ var.
Depremi hissettiğimizde geceyse, yataktan usulca iniyoruz.
Bunu ayağa kalkmadan yapıyoruz.
Filmlerdeki gibi, yuvarlanarak ama yavaşca iniyoruz.
Yatağın yanına yan yatıyoruz.
Başımızı yastıkla sarıyoruz.
Bu halimizle sarsıntının geçmesini bekliyoruz.
Bize hiç bitmeyecek gibi gelse de, depremler saniyelerle ölçülüyor.
Cesurca bu saniyelerin geçmesini bekliyoruz.
Şehirler, evler, köprüler, hastaneler, sağlam yapılmışsa bir tehlike olmuyor.
Ama yine de biz dikkatli olmalıyız.
Başucumuzda su ve bir düdük bulundurabiliriz.
Su cam şişede olmamalı.
Pet şişede olmalı.
Birine ihtiyaç duyduğumuz her an, düdüğü öttürebiliriz.
Çabuk geçeceğini bilerek bekleyebiliriz.
Deprem sonrasında annemize babamıza yardım ediyoruz.
Yaşlılara, bizden küçük çocuklara, engelli kardeşlerimize destek oluyoruz.
Hep birlikte, bir fay kırılmasını daha atlatıyoruz.
*Büyük şair Nazım Hikmet'in "Kuvay-ı Milliye Destanı" ndan, bir satır.
08.11.2008

SÜPER AKILLI ÇOCUKLAR






Sevgili çocuklar;
Sevgi; en önemli duygularımızdan biridir.
Ve sevgi, tüm canlılar için çok güzel bir duygudur.
Ağaçları, kuşları, ilkbaharı, çiçekleri, parkları, kedileri, köpekleri, evimizi severiz.
Anne baba çocuğu, çocuk hem onları hem öğretmenini, kardeş kardeşi, arkadaş arkadaşı, nine torunu sever.
İnsanlar ve hayvanlar sevgilerini dokunma ile ifade ederler.
Sarılırlar, kucaklarlar, okşarlar.
Hayvanlar birbirlerini yalar.
İnsanlar birbirlerini öper.
Tüm bunlar sevgi dokunuşlarıdır.


İnsanlar; sevgilerini bir de sözcüklerle de ifade ederler. "Seni seviyorum", "Tatlım", "Canım", "Kuzum" gibi sözler söylerler. Çünkü insanlar hayvanlardan farklı olarak konuşabilirler.
Sevgiyi bilen tüm canlılar sevdikleri varlığı görünce gülümserler.
Sevgi çok güzel bir duygudur çünkü.
Sevginin ifade edilmesi, insanı da hayvanı da mutlu eder.
Bitkiler bile sevildiğini anlar.
Yaşlılar; sevgiyle konuştukları bitkilerin çok güzel çiçek açtıklarını iyi bilirler.
Sevgi insanı geliştirir. Mutlu eder. Güven duymasını sağlar, neşelendirir. İyileştirir.
Çocuklar sevildiklerini bazen büyüklerden daha iyi anlarlar.
Güzel sözlerin gerçek olup olmadığını anlarlar.
Onlara yumuşak ya da sert olarak dokunulduğunda ne anlama geldiğini bilirler.
SDC10894Yalancı olabilir.
Çocuklar bunu iyi anlarlar.
İçleri huzursuz olur.
Sıkılırlar. Oradan hemen kaçmak isterler. Utanırlar.
Sevgi dokunuşu olmadığında kendilerini hasta gibi hissederler. Ve gerçekten hasta olabilirler.
Akıllı çocuklar oradan hemen uzaklaşır.
Bu dokunmayı yapanı, annesine babasına söyler.
Bazen onlara söylemek olmaz. Çocuk bunu bilir.
O zaman öğretmenine söyler.
Sağlık ocağındaki ebe, hemşire ablalara, doktor amca ya da teyzelere söyler.
Polis teyzelere söyler.
Onlara ulaşamıyorsa telefonla 183 numarayı arar.
Eğer internet bağlantılı bir bilgisayara ulaşabiliyorsa
www.barobirlik.org.tr/iletisim sayfasını açar. Ya da bu renkli yazıyı tıklar
Çıkan formu doldurarak hukukcu ablalara ve abilere yazar.
Ülkemiz çocuk hakları sözleşmesini imzaladı.
Çocukları koruyacağına söz verdi.
Bunun için yasa çıkardı .
Haberi olursa o çocuğu korur.
Yeterki o akıllı çocuk haberdar etsin.
Çocuğa yardım edilir.


ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ
Madde 34)
Bedenim bana aittir.
Beni bedensel ve ruhsal yönden örseleyecek hiç bir yaklaşıma izin verilmez

SÜPER BULUŞCU ÇOCUKLAR- EL-CEZERİ ve EİNSTEİN'İN TORUNLARI



ATMADAN ÖNCE BİR KEZ DÜŞÜNÜN

Sevgili Çocuklar;

Çöpe attığımız ne varsa;

atmadan önce bir kez düşünün

Bu atacağım nesne ile ne yapabilirim?

Bu nesne ile nasıl yararlı bir şey üretebilirim?

Bu nesne hangi sorunu çözer?

Kime yaralı olur?

Bu nesne ile annem için bir şey yapabilir miyim?

Bu nesneden kendimebir şey yapabilir miyim?